Türkiye'nin en iyi haber sitesi

FUNDA KARAYEL

Z kuşağı klasikleri neden okumuyor?

Son yıllarda Z kuşağı hakkında yazılan yazıları okuduğunuzda ortak bir tema fark ediyorsunuz; her şeyin suçlusu onlar.
Dikkat süreleri kısa, sabırsızlar, sürekli ekran başındalar, uzun metin okuyamıyorlar. Hatta bazı yorumculara göre artık klasik romanları bile anlayamıyorlar. Geçtiğimiz günlerde İngiliz basınında yayımlanan bir yazı, Z kuşağının Emily Bronte'nin ünlü romanı Uğultulu Tepeler'i okuyamayacak kadar "aptallaştığını" iddia ediyordu. Gerekçe tanıdık, sosyal medya, sürekli kaydırılan ekranlar ve son dönemin popüler tabiriyle "brain rot". Peki gerçekten öyle mi? Yoksa her neslin kendinden sonrakini eleştirme alışkanlığının yeni bir versiyonunu mu izliyoruz?

Aslında tablo oldukça farklı görünüyor. Son yıllarda sosyal medya platformları sayesinde klasik eserler yeniden görünür hale geldi. Özellikle yeni sinema ve dizi uyarlamalarıyla birlikte genç okurların klasiklere ilgisi belirgin şekilde arttı. Uğultulu Tepeler, Gurur ve Önyargı, Suç ve Ceza ya da Dorian Gray'in Portresi gibi eserler bugün sosyal medyada milyonlarca kez konuşuluyor. Sorun gençlerin klasiklerden uzak durması değil. Sorun klasiklerin etrafında örülen görünmez duvarlar.

Uzun yıllar boyunca klasik edebiyat; akademisyenlerin, eleştirmenlerin ve 'çok okuyan insanların' alanı gibi sunuldu. Pek çok genç okur bu kitapları açmadan önce bile onları anlamayacağını düşündü. Çünkü klasikler hakkında konuşurken çoğu zaman hikayelerden değil, zorluklarından bahsediyoruz. Oysa klasikler müze eseri değil. Onlar hâlâ yaşayan metinler. Aşkı, kıskançlığı, hırsı, yalnızlığı, sınıf çatışmalarını ve insan doğasını anlatıyorlar. Yani bugün hâlâ hayatımızın merkezinde duran meseleleri. Evet, Z kuşağı hızlı tüketiyor ama aynı zamanda keşfetmeyi de seviyor. Ve iyi hikayeler hiçbir zaman modasını kaybetmiyor. Belki de klasiklerin geleceği konusunda endişelenmek yerine, onları yeni nesillerle nasıl buluşturacağımızı konuşmalıyız. Çünkü her kuşak kendi yoluyla okur. Ama gerçek edebiyat, kuşaklar değişse de yaşamaya devam eder.


HERKES ADHD OLDU DA BİZİM Mİ HABERİMİZ YOK?
Son birkaç yıldır ilginç bir şey fark ettim. Nereye dönsem biri ADHD olduğunu söylüyor. Yani Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu. Kahvesini unutan mı? ADHD. Mesaja geç dönen mi? ADHD. Evde anahtarını bulamayan mı? ADHD. Toplantıda sıkılan mı? ADHD. Üç bölüm dizi izleyip dördüncü bölümde telefona bakan mı? Kesin ADHD.
Ben çocukken böyle bir şey hatırlamıyorum. Mahallede top oynarken kimse oyunu yarıda bırakıp "Arkadaşlar kusura bakmayın, benim dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğum depreşti" demiyordu. En fazla "Dalgın çocuk" denirdi, "Yerinde duramıyor" denirdi, o kadar. Şimdi ise durum biraz farklı. Sanki yeni bir işletim sistemi güncellemesi gelmiş gibi. Bir sabah uyandık ve toplumun yarısı kendisine ADHD teşhisi koydu. Tabii ki gerçek ADHD diye bir durum var ve bu konuyla gerçekten mücadele eden insanların yaşadıkları hiç hafife alınacak şeyler değil. Ancak sosyal medyada ortaya çıkan yeni akım biraz farklı ilerliyor. Artık ADHD bazı kişiler için açıklama olmaktan çıkıp mazeret paketine dönüşmüş durumda.

"Niye geç kaldın?"
"ADHD."
"Niye üç aydır geri dönüş yapmıyorsun?"
"ADHD."
Kim okusa biraz kendinden bir şey bulabilir bu arada, çok mümkün kendi kendine teşhis koymak. Bu kişiler genellikle; dağınık, unutkan, dalgın ve sakarlardır. Birçoğu işe aynı anda başlar, ancak işlerin devamını getiremezler. Kurallara dayanamazlar, aceleci ve hareketlidirler. Yani bunu okuyunca hangimiz değiliz ki diyoruz ama inanın öyle bir şey değil bu. Müthiş yaratıcıdırlar, genellikle yüksek enerjiye sahiptirler ve çok heveslidirler. Ee tamam ben de böyleyim mesela ama kendi kendime teşhis koyamam.

HANGİ ÜNLÜLERE TEŞHİS KONDU?
Gelelim ünlüler meselesine... Kendine teşhis koyanlar sürekli "Aa filanca ünlü de ADHD" diye başlıyor cümleye. Simone Biles mesela tüm zamanların en çok madalya kazanan olimpiyat jimnastikçisi, bu durum ile başarılı bir şekilde başa çıktığını açıkça ifade etmişti. Emma Watson, Tom Holland da kendileri açıkladı. Albert Einstein ve Leonardo da Vinci'nin de benzeri odaklanma ve öğrenme farklılıklarına sahip olduğu kabul ediliyor, bu yüzden olabilir ADHD deniyor.
Bir süre sonra insanın aklına şu geliyor: Acaba dikkat eksikliği mi arttı, yoksa sorumluluk alma isteği mi azaldı? Belki de modern dünyanın sürekli bildirimleri, kısa videoları ve ekran bağımlılığı hepimizin dikkat süresini biraz törpüledi. Ama her dikkati dağılan insanın bir anda klinik bir rahatsızlığa sahip olduğunu düşünmek de biraz fazla kolaycılık gibi duruyor. Bazen insan sadece unutkandır. Bazen sıkılmıştır, bazen dağınıktır, bazen de canı istemiyordur. Hepsi bu. Her davranışın altına yeni bir etiket yapıştırınca insan kendini tanımaktan çok kategorize etmeye başlıyor.
Kısacası son dönemde ADHD'nin gerçekten bir tanı mı, yoksa sosyal medyanın en popüler kişilik özelliği mi olduğu konusunda kafam biraz karışık.
Ama galiba yakında bunu da açıklayan bir terim çıkar. O zaman rahatlarız.

Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin

Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA