Daha önce de yazdım. Dünyada futbola bu kadar enerji, zaman ve para harcayıp da bu denli başarısız olan başka ülke yok.
Son yıllarda Avrupa'da en küçük bir başarı elde edemedik. Yıllar sonra katıldığımız Dünya Kupası'nda sahadan silindik. Çok yüksek paralara mal olan bir- iki süper yıldızın performansı dışında ligde sadece itiş kakış izliyoruz. Federasyon icraatları da hakem performansları da her hafta yerden yere vuruluyor. Futbolumuzun marka değeri yerlerde. Siyaset, futbola egemen oldu. Amed üzerinden her hafta tribünlere bölücülük tohumları ekiliyor.
Son olarak İsmail Kartal olayından da söz etmek isterim:

Beğenmeyebilirsiniz, eleştirebilirsiniz ama bir teknik direktöre, üstelik kulübü ne zaman dara düşse hep imdada koşan bir gerçek Fenerbahçeliye kendi seyircisi tarafından şişe fırlatılması da nedir? Takımla oyuncak gibi oynayan, kibirli, kendini beğenmiş Mourinho'ya bile layık görülmeyen bu çirkinlik, nasıl olur da bir Fenerbahçe neferine gösterilir? İsmail'in tek suçu yerli, milli ve mütevazı olması mı?
Bu nedenle Kartal'ın onurlu istifa kararını ayakta alkışlıyorum.
Türkiye'de futbol artık bitmiştir. Geriye kalan, kendi teknik direktörüne şişe fırlatan magandaların ağızlarından salya saçarak izleyeceği köpek dövüşüdür.
Dijital füzeler patlarken
Üretken ve katılımcı okurum sevgili Cihan Ramoğlu, geçen hafta yazdığım bir yazıya ithafen dijital kirlenmeyle ilgili çok çarpıcı satırlar kaleme almış:
"Kâbe'de hacılar hu der Allah ilahisinin intikamını (!) almaya ant içen o birileri, dini yaşantının daha görünür olmasından rahatsız. O birileri, sokaktaki yürüyen minik hafızlardan çok rahatsız, özellikle kızlardan. O birileri 'İbadet Allah ile kul arasında' masalıyla iyiliklerin ve dinin getirdiği güzelliklerin topluma birazcık huzur getirmesinden rahatsız. Bunu perdelemek istiyorlar. (Bkz: Sanatçı Çelik'e yapılan baskılar) O birileri Sultanahmet'teki Ramazan etkinliklerinden (yerine Noel etkinlikleri için çadır kurduran kişi Silivri'de), Kandil gecelerinden rahatsız. Bayramları tatile çeviren o birileri işte bu yüzden LGBT'si ile PKK'sı ile Avrupa Değerleri (!) ile müzik gruplarıyla, sosyal medyası ile topyekun Türk milletinin inanç ve akidesine saldırıyor. Doğrudan yapamayacakları Haçlı saldırılarını sahnelerden, ekranlardan yapıyor! Çünkü biz güzel milletiz!

Devlete büyük görev düşüyor diyeceksiniz ama asıl büyük görev ailelerin. Çocuğunu unutup işe, ekrana dalmayacaksın! Yoksa okulunun kapısında uyuşturucu tüccarları, sahnelerde fuhuş simsarları, dijital dünyada cinsiyet düşmanları çocuğunuza sahip çıkar! Neden nüfusumuz azalıyor, neden çocuklar suça itiliyor diye dizlerimizi dövmeden önce gerek sosyal medya ve gerekse dizilerimizi dövmeliyiz. Sonra çok ağlarız! Tek dişi kalmış batı medeniyetinin elinde artık çok güçlü bir silah var ve kullanıyorlar: Dijital Dünya. Evimizin orta yerine kadar giriyorlar, kablosuz!"
Cenaze ile cesedin farkı
Daha önce benim de bu köşede belirttiğim konuyu, değerli okurumuz Mesut Utku daha kalın çizgilerle resmetmiş:
"Yüksel bey sizden ricam, haber spikerlerine bir hatırlatma yapmanız. Her ölüye 'cenaze' diyorlar. 'Ceset' kelimesi sanki dilimizde yok gibi.
Cenaze (TDK): Bedenin dini ve hukuki prosedürlere uygun olarak yıkanıp, kefenlenip, tabuta konarak gömülmeye hazır hale getirilmiş durumudur.
Ceset (TDK): Ölüm gerçekleştikten sonraki çıplak, işlem görmemiş fiziksel bedeni tanımlar.
Bir de hayvan ölüsü var tabii ki. Abicim, hayvan ölüsü LEŞ'tir. Yani etrafta bir hayvan ölüsü varsa buna leş demelisiniz. 'Cenaze' diyen spikerler var. Bari ona ceset deyin yahu! Saygılarımla..."
Gaf kürsüsü
Tansu Sarı not almış: SZC TV Ana Haber Bülteni'nde spiker Özlem Gürses, muhabir Ali Selim Yamanlı'ya telefon bağlantısı yaptığında ekrana dakikalarca "Dilara Şahin" adı verildi.
Zap'tiye
Everest'e tırmanan dağcıların her sezon bıraktığı 6 bin litre idrar, 154 ton buzulu eritiyormuş. Dünyaya koca bir lazımlık lazım!
Ne demiş?
Ayşe Tokyaz cinayetinin faili Cemil Koç mahkemede "Adımın sanal medyada etiketlenmesi bana cezaevinde iyi geliyor" demesin mi?