Ortadoğu ve özellikle Irak'ta "Sünniler, Şiiler ve Kürtler" şeklindeki üçlü tasnifin Kürtlerin bir mezhebi yokmuş veya İslam dairesinin dışındalarmış gibi bir algıya hizmet ettiğini ve operasyonel olduğunu ilk günden beri sıklıkla dile getirmeye çalışmıştım.
Kelimeler/kavramlar hedefe gönderilen bombalardan çok daha önce işgali başlatır, zihinlerdeki işgali.
Ki, zihinlerde bağdaş kuran şeytanı da hiçbir silahlı mücadele kovamaz.
CIA'nın Kennedy suikastı sonrası "Komplo Teorisi" kavramını tastamam yaftalama aparatına dönüştürmesi, "stratejik dil kullanımı" denilen devasa bir laboratuvarın ilk deneylerinden biriydi.
Amaç netti. Bilinmesini istemedikleri şeylerin kurcalanması veya perde arkasını öğrenmeye yönelik her faaliyet "komplo teorisi" yaftasıyla itibarsızlaştırılacaktı.
Öyle de oldu.
Emin Gürses dostumuz da "global" kavramının ABD hegemonyasını maskelemek için dolaşıma sokulduğunu bizzat Henry Kissinger'dan dinlediğini söylemişti.
***
Bush döneminin "geliştirilmiş sorgulama teknikleri" kavramlaştırması da Iraklı masumlara yapılan işkencenin kılıfı veya etiketi veya maskesiydi.
Her şey kavramlarla/tanımlamalarla başlar.
Mesela, bağımsız bir devleti
"şer ekseni" yaftasıyla "yok etmeyi" tasarladığınız devletler arasına soktunuz mu, artık o ülkeyle diplomasi yapmanıza gerek kalmaz.
Zira o ülkeyi yok edilmesi gereken bir "şeytan" olarak kodlamışsınız demektir.
Kavramsal ötekileştirmenin en somut hedeflerinden biri 1979'da devrim yapan
İran olmuştur. Batı medyasının "
İran Devleti" yerine ısrarla
"Molla Rejimi" demesi tesadüf asla değildir. Devletin bilumum kurumlarını ve halk desteğini yok sayıp yönetimi irrasyonel bir din adamı grubuna indirgeme operasyonudur.
Ya
"Şii Hilali" kavramına ne buyrulur sevgili filozofum. Hani ABD'nin tahkim ettiğini savlıyor, endişelere gark oluyordun ya onu diyorum.
Malumatfuruşsun, bilirsin;
"Şii Hilali" ilk kez Ürdün Kralı tarafından mı terennüm edilmişti?
***
George Orwell'in "1984" romanındaki "Yenisöylem"ine rahmet okutan bu lanetli sürecin sonuna gelemedik hâlâ.
İşbu süreçte
"Arap Baharı" gibi revnaklı ve romantik kavramlaştırmalarla
"yaratıcı kaos" maskelendi. (BP'nin popülerleştirdiği "karbon ayak izi" kavramıyla da dev petrol şirketlerinin suçlarını bireyin sırtına yüklediler, böylece küresel kapitalizmi aklamayı başardılar.)
Süreç tıkır tıkır işlesin diye "ontolojik güvenlik" veya
"epistemolojik kopuş" gibi akademik jargonlar devreye sokuldu.
Maksat, sıradan vatandaşı tartışmanın dışına itip bir nevi entelektüel zorbalık kurmaktı.
Bu kavramsal mühendisliğin en keskin marifetlerinden biri de
"Siyasal İslam" etiketidir.
Batı hegemonyasına itiraz eden her türlü talep bu torbaya doldurularak suçlu ilan ediliyor.
Malumunuz, bir yönelişi veya hareketi "siyasal" olarak yaftalarsanız, onun ekonomik haklarını veya bağımsızlık arayışını değil, sadece "dini fanatizmini" tartışmaya mahkûm olursunuz.