Türkiye'nin en iyi haber sitesi

MUHARREM KILIÇ

İklim Krizinin Normatif Ufku: COP31 Bağlamında İnsan Haklarından Ekolojik Adalete

Türkiye'nin ev sahipliğinde 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya'da gerçekleştirilecek olan BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 31. Taraflar Konferansı (COP31), uluslararası iklim iş birliğinin geleceğini şekillendirecek önemli bir müzakere zemini niteliğindedir. Avustralya'nın müzakere başkanlığında yürütülecek konferansın temel hedefi, iklim taahhütlerini somut ve izlenebilir uygulamalara dönüştürmektir. Ancak iklim politikalarının başarısı, emisyon azaltımının ötesinde, kriz risklerinin ve ekolojik dönüşümün maliyetlerinin hak temelinde nasıl bölüşüldüğüyle de değerlendirilmelidir. Bu açıdan COP31, insan haklarının normatif ufkunun ekolojik varoluş koşullarını kapsayacak biçimde genişletilmesi ve adaletin 'insan ile doğa' arasındaki ontik bağ temelinde yeniden düşünülmesi için eleştirel bir eşik oluşturmaktadır.

İklim değişikliği; çevresel tahribatın ötesinde ekolojik varoluşun eşitsiz dağılımı üzerinden yapısal adaletsizlikler üreten çok katmanlı bir insan hakları krizidir. Aşırı sıcaklıklar, kuraklıklar, seller ve deniz seviyesindeki yükselme, yaşamın ekolojik dayanaklarını zayıflatarak 'yaşam, sağlık, barınma, beslenme ve suya erişim' haklarının fiilî varlık koşullarını ortadan kaldırmaktadır. BM İnsan Hakları Konseyinin 48/13 ve Genel Kurulun 76/300 sayılı kararlarıyla 'temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir' çevre hakkının tanınması, ekolojik koşulların insan haklarının normatif temelleri arasına dâhil edilmesi açısından bir paradigma değişimine işaret etmektedir. Bununla birlikte, hakların normatif tanınması ile fiilî kullanımını mümkün kılan ekolojik koşulların korunması arasında derin bir onto-politik kopuş ve kurumsal mesafe bulunmaktadır. İklim krizinin sistemik niteliği, hukuksal korumanın bireysel hak öznelerini aşarak onların varoluşunu mümkün kılan ekolojik ilişkiler bütününü de kapsamasını zorunlu kılmaktadır.

Bu zorunluluk, insan hakları düşüncesinin antropomerkezci ontolojik kabullerinin ve normatif sınırlarının sorgulanmasını gerektirmektedir. Doğanın insan ihtiyaçlarına tahsis edilmiş bir kaynak olarak kavranması, 'insan ile doğa' arasındaki ontik bağı araçsal bir özne-nesne ilişkisine indirgeyerek ekolojik varoluşu insan merkezli tasarruf mantığına tâbi kılmaktadır. Nitekim Heidegger'in modern teknik eleştirisi, bu araçsallaştırmanın ontolojik arka planını açığa çıkarmaktadır. Heidegger'in Gestell kavramıyla ifade ettiği teknik kuşatma, doğayı kendi varoluşsal anlamından kopararak 'hesaplanabilir, denetlenebilir ve kullanıma hazır' bir kaynak stoku (Bestand) biçiminde açığa çıkarmakta; böylece doğanın varoluşunu teknik rasyonalitenin tasarruf mantığına tabi kılmaktadır. Oysa ormanların tahribi, biyolojik çeşitliliğin çözülmesi ve su ekosistemlerinin bozulması, münferit çevresel ihlaller değil, tüm insanlığı kuşatan varlığın ekolojik bütünlüğünü ve sürekliliğini aşındıran ontolojik bir kırılmaya karşılık gelmektedir. Bu açıdan ekolojik adalet, çevresel zararların dağılımını sorgulayan dağıtımsal adaletin ötesine geçerek insan-doğa ilişkisinin onto-politik ve etik-politik temellerini de sorunsallaştırmaktadır. Nitekim Schlosberg'in 'dağıtım, tanınma, katılım ve topluluk kapasiteleri' arasındaki ilişkisellik üzerine kurulu yaklaşımı, adaletin bu çok boyutlu niteliğini ortaya koymaktadır. Bu perspektif, insan haklarının normatif ufkunu insanın ekolojik bağımlılığını kurucu bir varoluş koşulu olarak kabul eden bütünlüklü bir yaklaşımla yeniden temellendirmeyi mümkün kılmaktadır.

İklim adaletinin normatif çekirdeğinde, krizin tarihsel üretimine ilişkin sorumluluk ile sonuçlarına maruz kalma düzeyleri arasındaki yapısal asimetri yer almaktadır. Sanayileşme sürecinde atmosfere en fazla sera gazı salımında bulunan ülkeler ile iklim krizinin yıkıcı etkilerini en ağır biçimde yaşayan düşük gelirli ülkeler arasındaki eşitsizlik, küresel iklim düzeninin adalet temelli kurucu gerilimini oluşturmaktadır. Bu asimetri, devletler arasındaki tarihsel sorumluluk farklılıklarının yanı sıra dünya uluslarının korunma ve uyum kapasitelerindeki eşitsizliği de açığa çıkarmaktadır.

Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, engelliler, yoksullar, yerli halklar ve geçimlerini ekosistemlerin sürekliliğine bağlı olarak sürdüren topluluklar, bu eşitsizliğin en ağır sonuçlarına maruz kalmaktadır. Böylece iklim krizi, doğal bir riskin toplumsal sonuçlarını aşarak, ekonomik eşitsizliğin ve siyasal dışlanmanın ekolojik düzlemde yeniden üretildiği bir adaletsizlik biçimine dönüşmektedir. Bu yönüyle iklim politikaları; teknik risk yönetiminin ötesinde, tarihsel sorumluluğun ve ekolojik yüklerin bölüşümünü sorgulayan bir adalet perspektifine dayanmak durumundadır. Nitekim Paris Anlaşması'nda ifadesini bulan hakkaniyet ve ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ilkesi de iklim eyleminin soyut bir eşitlik varsayımı yerine devletlerin tarihsel katkılarını, kapasitelerini ve özgül koşullarını esas alan bir sorumluluk anlayışıyla yürütülmesini öngörmektedir.

İklim finansmanı, ekolojik adaletin normatif iddialarını maddi ve kurumsal düzlemde gerçekleştiren temel sorumluluk mekanizmalarından birisini oluşturmaktadır. İklim krizine uyum; ekolojik dirençliliğin güçlendirilmesi ile kayıp ve zararların telafisi, tarihsel sorumluluğu sınırlı ancak kırılganlığı yüksek ülkeler açısından hakkaniyete dayalı kaynak paylaşımını zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle finansmanın adalet değeri, miktarından ziyade tarihsel sorumluluk, ihtiyaç ve kırılganlık ölçütlerine göre nasıl dağıtıldığıyla belirlenmektedir. Çocukların ve gençlerin iklim politikalarına katılımı ise gelecek kuşakların henüz temsil edilemeyen çıkarlarının bugünün siyasal kararlarına dâhil edilmesini gerektirmektedir. Böylece iklim krizi, mevcut kuşakların karar verme yetkisi ile gelecek kuşaklara karşı sorumluluğu arasındaki gerilimi açığa çıkararak kuşaklar arası adaleti hukuk-politik meşruiyetin kurucu ölçütlerinden birisi hâline getirmektedir.

COP31'in sıfır atık ve döngüsel ekonomi, temiz enerji, yeşil sanayileşme, iklime dirençli kentler, gıda güvenliği, ekosistemlerin korunması ve iklim finansmanını kapsayan gündemi, iklim adaletinin normatif ilkelerden kurumsal ve maddi gerçekliğe taşınması açısından önem taşımaktadır. Bununla birlikte, ekolojik dönüşümün adalet ufku, çevresel hedeflerin gerçekleşmesinden öte, bu hedeflerin hangi etik ilkeler, siyasal ilişkiler ve kuşaklararası sorumluluklar temelinde kurulduğuyla belirginleşmektedir.

Yenilenebilir enerji yatırımları, kritik mineral kaynaklarının işletilmesi ve düşük karbonlu sanayileşme, mevcut mülkiyet ve iktidar ilişkilerini yeniden üreterek yerel topluluklar ve ekosistemler üzerinde yeni tahakküm biçimleri yaratabilmektedir. Bu yüzden fosil yakıtlara dayalı üretim rejiminin tasfiyesi kadar, onun yerine kurulan düzenin mülkiyet hakkı, katılım ve bölüşüm ilişkileri de belirleyicidir.

Adalet temelinde enerji dönüşümü, yalnızca karbon yoğunluğunun azaltılmasına değil, enerji üretimi, dağıtımı ve denetimi üzerindeki iktidar ilişkilerinin yeniden düzenlenmesine de bağlı bulunmaktadır. Bu çerçevede adil geçiş; enerjiye erişimin güvence altına alınmasını, dönüşümün maliyetlerinin hakkaniyetle bölüştürülmesini, çalışanların güvencelerinin korunmasını ve etkilenen toplulukların karar süreçlerinde etkin siyasal öznelik kazanmasını gerektiren bütünlüklü bir adalet anlayışını ifade etmektedir.

Türkiye açısından COP31, uluslararası iklim diplomasisindeki görünürlüğün ötesinde, ulusal politikaların insan hakları ve ekolojik adalet temelinde yeniden düşünülmesi için bir eşik oluşturmaktadır. Enerji ve su güvenliği, tarımsal sürdürülebilirlik, kentlerin iklimsel dirençliliği, kamusal katılım ve kırılgan toplulukların korunması, ekolojik varoluşun karşılıklı bağımlılık ilişkileri üzerinden değerlendirilmelidir. Bu doğrultuda iklim hedeflerinin başarısı, yalnızca emisyon azaltımıyla değil, ekolojik yüklerin bölüşümü, karar süreçlerine katılım ve hakların maddi varoluş koşullarının güvence altına alınmasıyla ölçülmelidir. Böylece iklim politikası, teknik bir düzenleme alanını aşarak sosyo-ekonomik ve ekolojik yaşamın hangi adalet ilkeleri temelinde sürdürüleceğini belirleyen kurucu bir siyasal meseleye dönüşmektedir.

Sonuç olarak iklim değişikliği karşısında insan haklarından ekolojik adalete yöneliş, insan hakları düşüncesinin normatif ufkunun ekolojik varoluş koşullarını kapsayacak biçimde yeniden temellendirilmesini ifade etmektedir. COP31'in uygulama perspektifi, iklim taahhütlerini somut sonuçlara dönüştürmenin yanı sıra bu sonuçların adil bölüşümü ve tüm ulusların yaşam koşullarını güvence altına alması açısından da sınanacaktır.

Ekolojik adaletin kurucu sorusu, dönüşümün yalnızca nasıl gerçekleştirileceği değil; kimin adına, kimin katılımıyla ve hangi sorumluluk anlayışı temelinde biçimlendirileceğidir. Bu nedenle gerçek bir iklim dönüşümü, çevresel risklerin yönetimi meselesinden öte insan ile doğa arasındaki ilişkinin tahakkümden karşılıklı bağımlılığa, araçsallıktan ortak varoluş bilincine ve biçimsel taahhütlerden ekolojik adaletin maddi güvencelerine doğru yeniden kurulmasını gerektirmektedir.

Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin

Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA