Bizim medeniyetin külliyatında, paragözlerle gönlü zenginler arasındaki fark; insanları istismar edip servet biriktirenlerle... hakikatin peşindeki gerçek bilgeler arasındaki farktır...
Şunu biliyoruz, tasavvuf tarihinin temel meselelerinden biri, mânevi otoritenin iktidar, sermaye ve kurumsal bürokrasi ile kurduğu ilişkidir. Bilakis ermişlerin "Sufilik" anlayışında, para pul sahiplerinden ve envaiçeşit iktidarlardan maddiyat talep etmek ayıplanmıştır.
Çünkü tok gözlülük; "hakikat arayıcısının" özgürlüğünün, ihlasının, samimi inancının ön şartı sayılmıştır.
***
Ancak tarihte tasavvuf kurumsallaştıkça, dergâhların vakıflaşması, Holding-Cemaatlerin çoğalması, güç odaklarının şeyhlere sunduğu ihsan ve imtiyazlar... Bazı tasavvufi yapıları sermayenin ve mal mülk hırsının içine çekmiş, bu entegrasyon samimiyetlerin sorgulanmasına neden olmuş, mevzunun tadı kaçmıştır...
Tam da bu konuda Osmanlı Anadolu'su, iki büyük ibrete, iki âbideye tanıklık eder: Somuncu Baba. Şeyh Hâmid'i Velî ve onun mâneviyat yolunun uç beyi Bıçakçı Ömer Dede.

Her iki ârif de devlet bahşişine, kurumsal şatafatlara karşı takındıkları tavır ile, "halk içinde emeğinle yaşa" fikrini düstur edinmişlerdir.
Kimlik özellikleri, açgözlüğe karşı sonuna kadar tok gözlülüktür. Ve bunu da bizzat hayatlarında göstermişlerdir.
***
Somuncu Baba, dönemin ilim ve irfan merkezlerinde yetişmiş, zâhiri ve bâtıni ilimlerde zirveye ulaşmış bir âlim olmasına rağmen Bursa'ya bir "gariban" olarak gelmeyi seçer... Onun bu tavrı, toplumsal statü imkânlarının kesin reddidir.
Somuncu Baba, Bursa'da ilmiyle ders halkaları kurmak veya devlet ricalinin kendisine bir tekke tahsis etmesini beklemek yerine, bir ekmek fırını açarak rızkını bizzat fırıncılıkla kazanmıştır. Sırtında un çuvalları taşıması, sokaklarda "Somunlar, müminler!" diyerekten bir fırıncı gibi yaşaması, Sufi ilkenin iktisadi tezahürüdür. O, geçimini devlete veya zenginlerin bağışlarına dayandıran dervişin ahlâkının sakatlanacağını söylemiştir.
Bursa Ulu Cami'nin açılışında Emir Sultan'ın ricasıyla Fatiha Suresi'ni 7 farklı katmanda tefsir ettiği o tarihi an, Somuncu Baba için de "imtihan" ânıdır. Bu vaazla birlikte sırrı ifşa olmuş; Yıldırım Bayezid, devlet erkânı ve halk, onun büyük bir velî olduğunu anlamıştır.
Padişahın ve saray çevresinin kendisine büyük ihsanlar sunacağını, altınlar dağıtacağını, adına vakıflar bağlayacağını fark eden Somuncu Baba, Bursa'yı gizlice terk etmiştir. Bu kaçış, sıradan bir ayrılış değil... dünyevi itibarın getireceği boyunduruktan kaçıştır. Somuncu Baba, padişahın ihsanını değil, "Hiç" olmayı, bağsız olmayı seçmiştir...
***
Somuncu Baba'nın yetiştirdiği ve etkilediği şahsiyetler incelendiğinde, uyguladığı sufi pedagojinin ana merkezinde "biçimsel unvanların ve açgözlülüğün imha edilmesi" yer alır.
Ankara'daki Kara Medresede yüksek maaşlı ve itibarlı bir profesör (baş müderris) olan Numan, yani Hacı Bayram'ı Velî, Somuncu Baba'nın irşat halkasına girdiğinde ilk iş olarak cübbesini, yüksek maaşını ve akademik itibarını terk etmiştir. Somuncu Baba onun eline tırpan verip tarlada çalıştırmış, pazarda ekmek sattırmıştır. Bu terbiye, Hacı Bayram'ı devlet bütçesine değil, imece usulüyle tarlada ter dökenlerin alın terine ortak etmiştir.
***
Dönemin en büyük mantıkçı ve fakihi olan, daha sonra Osmanlı'nın ilk Şeyhülislamı sayılacak Molla Fenârî, Somuncu Baba'nın Bursa'daki tefsirini dinledikten sonra gidip önünde diz çökmüştür. Somuncu Baba, Fenârî'nin zâhiri- görünen ilmini ve devlet nezdindeki itibarını fakirlikle terbiye etmiştir. Molla Fenârî, bu terbiyenin etkisiyle hayatı boyunca devletten aldığı imtiyazları fakirlere dağıtmış ve bürokrasi içinde dervişane bir çizgi izlemiştir.
Somuncu Baba'nın neşesi, damadı Kayserili Halil Tayyib üzerinden Bursa'da Aziz Mahmud Hüdai'nin mürşidi olan Üftâde Hazretleri'ne kadar uzanır. Müezzinlik yaptığı dönemde aldığı maaş nedeniyle rüyasında "düşkün" anlamına gelen "Üftâde" ikazını alarak görevinden istifa eden Üftâde Efendi, geçimini ipekçilik/ dokumacılık yaparak sağlamıştır. Aziz Mahmud Hüdai'ye de kadılık cübbesini çıkarttırıp, Bursa sokaklarında sırmalı kaftanıyla ciğer sattıran o meşhur ders, Somuncu Baba'nın köktenci mesajlarının devamıdır...
Somuncu Baba'nın açtığı bu "arınma" çığırı, Hacı Bayram'ı Velî'nin vefatından sonra Bıçakçı Ömer Dede'nin şahsında tarihsel ve sosyolojik bir yol ayrımına dönüşmüştür.
Hacı Bayram'ı Velî'nin vefatının ardından dervişler iki farklı çizgiye ayrılmıştır:
Akşemseddin Çizgisi; zâhiri ilimleri, kurumsal tekke yapısını, taç ve hırka gibi sembolleri koruyan ve daha sonra İstanbul'un fethinde saray ve devlet mekanizmasıyla doğrudan ilişki kuran çizgidir.
Bıçakçı Ömer Çizgisi ise; bürokrasiye, vakıf gelirlerine, taç, hırka ve tekke binalarına mesafeli duran; şekilsizliği ve sivil yaşamı savunan bir melâmet hattını takip eder...
Akşemseddin, Hacı Bayram'dan kalan mürşitlik sembolleri olan taç ve hırkayı Bıçakçı Ömer'den istediğinde; Bıçakçı Ömer "gel buyur" demiş, Akşemseddin ve erkânı geldiğinde de Göynük meydanında dev bir ateş yaktırmış. Taç hırka ve âsayı kuşanıp o ateşe bir taraftan girmiş, öbür taraftan don paça çıkmış ve yanmayanın ne olduğunu göstermiştir...
Akşemseddin'in mesajı aldığı ve tövbe estağfurullah çektiği, ardından İznik'e kendi tekkesine çekildiği rivâyet edilir.
Bu anlatı, sadece birkaç eşyanın yakılması değil; tasavvufun bir "kuruma", "iktidar imtiyazına" veya "babadan oğula geçen bir taht ve miras nesnesine" dönüştürülmesine karşı verilmiş en sert manifestodur. Bıçakçı Ömer, Somuncu Baba gibi dervişliğin şanda şöhrette, kumaşta ve taçta değil, kalplerde olduğuna işaret etmiştir.
Ömer Dede, hayatı boyunca kimseden sadaka veya devlet bahşişi almamıştır. Göynük'te dükkân açarak bıçakçılık yapmış, zanaatıyla geçinmiştir. Onun anlayışına göre:
"Kendi elinin emeğini yemeyen, rızkını alın teriyle kazanmayan dervişin sohbeti de duası da şüphelidir."
Onlar, vaaz ettikleri mânevi yolu helal kazancın ibadetgâhı haline getirmişlerdir...
***
Somuncu Baba ve Bıçakçı Ömer Dede'nin temsil ettiği hat; herhalde tasavvuf tarihinde Muhammedî/Dönüştürücü bir ahlâkı işaretler.
Onlar, Devlete sızmayı veya devlet imkânlarıyla devasa yapılara dönüşmeyi değil, kanaatkâr kalmayı, kodamanların bahşişleriyle saray gibi dergâhlar kurmayı değil, fırına un taşımayı ve bıçak bilemeyi seçmişlerdir. Şekil şatafat yerine, kendi elleriyle çektikleri suyu içmeyi tercih etmişlerdir.
Somuncu Baba'nın Bursa'dan kaçışı ile Bıçakçı Ömer'in tâcı ateşe atışı, aynı hakikatin iki ayrı tezahürüdür.
İhlâs, aşk dolu samimiyettir. Samimiyetin düşmanı nedir derseniz, "riyâdır" derim size.
Çünkü ihlâslı diye, dünya ateşinin içinden terütaze geçene denir...