Ekonomi alanında, 1750'den bu yana, sanayi devrimlerinin dönüm noktası da olarak, enerjinin tarihi gelişimi bir enerji türevinden bir başka enerji türevine bir 'taht değişimi hikayesi' gibi anlatılır; odunun yerini kömür; kömürün yerini petrol; petrolün veya fosil yakıtların yerini de güneş ve rüzgar enerjisi alıyor gibi. Oysa, odundan fosil yakıt, nükleer ve füzyon reaktörlerine, enerjinin son 300 yıllık hikayesine baktığımızda, bambaşka bir gerçeğin varlığını fark ediyoruz. İnsanlık enerji kaynaklarının önceliklerini değiştirmekten çok, enerji skalasını, enerji türevlerinin sayısını büyüttü
1990'ların ortasından bugüne küresel enerji talebi neredeyse iki katına sıçramış durumda. Dünya daha fazla mal ve hizmet üretti; bunları taşıdı, ısındı, soğudu, seyahat etti, haberleşti ve dijitalleşti, etmeyi de sürdrürüyor. Enerji talebinde eklenen son halka ise, olağanüstü hızla ilerleyen küresel dijital dönüşüm rekabeti ile öne çıkan veri merkezleri ile yapay zeka. Enerji Enstitüsü verilerine göre, küresel enerji arzı 2025'te de yüzde1,7 artarak, tüm enerji kaynakları ve türevlerini yeni zirvelere taşımış durumda.
Bu nedenle, petrol, kömür ve doğal gazın tahtından indiğini söylemek için henüz erken. Fosil yakıtlar halen küresel enerji sisteminin omurgası olmayı sürdürüyor. Petrol ulaştırma ve petrokimya alanında, doğal gaz ısınmada, elektrik üretiminde ve sanayide, kömür ise elektrik ve ağır sanayide güçlü konumunu korumakta. Bilhassa, Asya-Pasifik tek başına dünya kömür tüketiminin yaklaşık yüzde 83'ünü gerçekleştiriyor. Bununla birlikte, aynı coğrafya küresel yenilenebilir enerji büyümesinin de merkezi konumunda. Çin ve Hindistan'ın hikayesi aslında çağımızın enerji paradoksunu da özetlemekte; bir yandan güneş ve rüzgar enerjisi yatırımları ve kapasitesi hızla büyürken; bu iki ülkede kömür de sistemde yerini koruyor.
Çünkü, dünya enerjiyi tek bir amaç için talep etmemekte. Isınma ve soğutma, aydınlatma, ulaştırma, imalat sanayi, ağır sanayi, lojistik, tarım, haberleşme, veri merkezleri ve artık yapay zeka, enerjide sürekli genişleyen bir talep oluşturmakta. Yeni enerji kaynakları şu an için son 300yılın temel enerji türev pazarlarını kapmadıkları gibi; çoğu zaman kendisine yeni bir kullanım alanı dahi açıyor. Ancak, enerji türevlerine yönelik mevcut küresel tablonun içinde umut verici bir kırılma alanının oluştuğunu gözlemlemekteyiz: 'elektrik enerjisi üretimi'.
2025'te küresel elektrik üretimi yüzde 3 artarak 32 bin 202 TWh'ye ulaştı. Yenilenebilir enerji yatırımlarından gelen 861 TWh'lik ilave üretim, elektrik talebindeki 855 TWh'lik artışı geçti. Bu sayede, ilk defa fosil türevlerin elektrik üretimindeki payı geriledi. Ve, Yenilenebilir enerji türevlerinin elektrik üretimindeki payı da neredeyse üçte bire ulaştı. Yenilenebilir alanda en hızlı ilerleyen güneş, tek başına yüzde 30 büyüyerek önümüzdeki 10 yılın trendine yönelik de ipucu vermekte.
Daha da önemlisi, Uluslararası Enerji Ajansı'nın (IEA) önümüzdeki döneme yönelik analizlerinde, yenilenebilir ve nükleerin küresel elektrik üretimindeki toplam payının 2025'teki yüzde 42 seviyesinden, 2030'da yüzde 50'ye ulaşmasını öngörülüyor. Güneş ve rüzgarın toplam payı için ise, aynı dönemde yüzde 17'den yüzde 27'ye sıçrama beklentisi öne çıkmakta. Enerjideki küresel dönüşümünün gerçek anahtarın tam da burada şekillendiğini gözlemliyoruz. Tüm bir otomotiv endüstrisi elektrikli hale gelebilir. Demir yolunu neredeyse tamamen elektrikleştirilebilir. Binaları ısı pompalarıyla ısıtıp soğutabiliriz. Fabrikalarda elektrikli fırınları yaygınlaştırılabilir. Çeliği elektrik ark ocakları ve temiz elektrikle üretilmiş hidrojenle üretebiliriz. Gemilerde batarya, hidrojen, amonyak ve e-yakıt; havacılıkta ise elektrikten üretilen sentetik yakıtlar devreye girebilir. Bu sayede, elektrik yalnızca bir enerji türü olmaktan çıkıp; 'küresel enerji sisteminin ortak dili'ne dönüşecektir.
Türkiye'nin ev sahipliğinde gerçekleşecek olan BM COP31 Zirvesi de, tam da bu nedenle tarihi bir fırsat sunmakta. Antalya'dan dünyaya yalnızca daha fazla güneş paneli ve rüzgar türbini çağrısı yapmanın da ötesinde, Türkiye yeni bir enerjimimarisi önermelidir. Söz konusu yeni enerji mimarisi beşli bir sacayağı üzerinde yükselebilir; enerji verimliliği, hızlandırılmış elektrifikasyon, temiz elektrik üretimi, güçlü şebeke ve depolama yatırımları, elektrikleştirilmesi zor sektörler için ise temiz hidrojen ve sentetik yakıtlar.
Bu nedenle, küresel enerji dönüşümünde, tüm dünyanın başarılı bir süreç yürütüp yürütmediği de, artık salt yenilenebilir enerjinin payının yüzde kaç arttığı ile ölçülmemeli. Asıl sormamız gereken soru şu olmalı; 'Dünyanın her yıl artan enerji iht-i yacının ne kadarını temiz kaynaklarla karşılayabiliyoruz ve fosil yakıtların mutlak tüketimini ne zaman aşağı çevirebiliyoruz?' Çünkü, son 300 yıllık enerji tarihinde, hiçbir enerji türevi kendi kendine 'emekliğe' ayrılmıyor. Antalya'dan, Türkiye'nin ev sahipliğinde dünyaya verebilecek güçlü mesaj şu olabilir; 'İnsanlığın büyüyen enerji ihtiyacını karşılayalım; fakat bundan sonraki büyümeyi giderek daha yüksek bir tempoyla yenilenebilir ve daha fazla temiz enerji türevleriyle üretilmiş elektrikle besleyelim.' Paris hedefleri ortaya koysa da; Türkiye'nin COP31 ev sahipliğinde, Antalya bu hedeflere ulaşacak gerçek enerji sisteminin yolunu tarif edebilir.