İnsan büyüdükçe doğduğu yerden uzaklaşabilir ama çocukluğundan kolay kolay uzaklaşamıyor. Bazen geçmişi bir türkü hatırlatıyor, bazen yıllardır duyulmayan bir ses, bazen de eski bir evin kapısı… Müzik yapımcısı Ahmet Çelenk'in hikâyesini dinlediğimde beni asıl etkileyen yaptığı işlerden çok, geçmişine gösterdiği vefa oldu. Çelenk, Elazığ'ın Ağın ilçesinde doğduğu evin kapısını İstanbul'a getirerek ofisine koymuş. İstanbul'da, iş hayatının tam ortasında bir kapıyı açıyor ama o kapının ardında çocukluğunu görüyor.

Ahmet Çelenk bununla da yetinmemiş ve iki kamyon kiralayıp Elazığ'daki köyünden, taşları İstanbul'a getirmiş. O taşlarla evinin bahçesinde dekor yaptırmış. İlk duyduğunuzda "Taş işte" diyebilirsiniz. İnsanın memleketinden getirdiği taş, başka bir taştır. Çünkü onun üzerinde çocukluğun ayak izleri vardır. Yağmuru başkadır, güneşi başkadır. İnsan bazen küçücük bir taş parçasına, yıllarca anlatamayacağı kadar büyük bir hikâye yükler. Çelenk, "Memleket sevgisi başka hiçbir şeye benzemiyor" derken, aslında çok tanıdık bir duyguyu tarif ediyor.

ORASI HEP AKLIMDA
Çünkü insan dünyanın neresine giderse gitsin, çocukluğunun geçtiği sokağın içinde bıraktığı yeri başka hiçbir şehir dolduramıyor. Hayat bizi büyütüyor, başka şehirlere götürüyor. Yeni evler, yeni ofisler, yeni insanlar, yeni başarılar veriyor. Ancak garip olan şu ki, insanın imkânları arttıkça bazen özlediği şeyler küçülüyor. Eski bir kapı… Bir avuç toprak… Bir bahçe duvarının taşı… Çocukken önünden yüzlerce kez geçtiğimiz, o zaman hiçbir anlam yüklemediğimiz şeyler, yıllar sonra dünyanın en kıymetli eşyalarına dönüşebiliyor.

Belki de memleket dediğimiz şey haritada işaretlenmiş bir yer değildir, memleket insanın kendisini ilk kez ait hissettiği yerdir. Ahmet Çelenk'in İstanbul'daki ofisinde duran o kapı da bana göre tam olarak bunu anlatıyor. Bir insan ne kadar uzağa giderse gitsin, geçmişine açılan bir kapıyı yanında taşıyabiliyor. Bahçesindeki Ağın taşları da öyle… Aslında onlar sadece dekor değil, birer hatıra, birer çocukluk parçası. "Ben buraya geldim ama geldiğim yeri unutmadım" diyen Ahmet Çelenk, insanın memleketine gösterebileceği en güzel vefayı ortaya koyuyor. Ahmet Çelenk, belli ki Ağın'dan ayrılmış ama Ağın, Ahmet Çelenk'ten hiç ayrılmamış.

İŞTAHIN SINIRI DÜNYANIN SINAVI
İnsanlık tarihi boyunca sefaleti; hep yetersizlikle, yoklukla ve coğrafyanın bereketsizliğiyle açıklamaya çalıştık. Sonunda da toprağı suçladık. Esas kriz, masanın altındakilerin açlığı değil, masanın tepesindekilerin bitmek bilmeyen iştahıdır. Murat Kekilli'nin bu sözü tam olarak ahlaki kör düğümü çözüyor: "Bu dünya açları doyuramadığımız için değil, tokları doyuramadığımız için bu durumda". Dolayısıyla yoksulluğu ortadan kaldırmak, matematiksel ve lojistik olarak en kolay işdir. Asıl çözümsüz olan, nefsi açlıktır. Sistem, ihtiyaç sahiplerini doyuramadığı için değil; biriktirme çılgınlığına yakalanmış modern oburların iştahını kapatamadığı için çatırdıyor. Bir tarafta hayatta kalma mücadelesi verenlerin masumiyeti, diğer tarafta daha da acıkan ve doymak bilmeyenlerin trajedisi duruyor. Kekilli'nin de işaret ettiği gibi; insanlık nefsinin oburluğuyla yüzleşmediği sürece, dünyanın karnı asla doymayacaktır.

FESTİVAL HAVASINDA KONSER
Behzat Gerçeker ve Enbe Orkestrası'nın Bodrum'daki sahnesini izleyenler arasında, usta sanatçı Yıldız Tilbe de vardı. Aynı otelde tatil yapan Tilbe, Gerçeker'in davetiyle sahneye çıkarak hem kendine has dansıyla hem de canlı performansıyla müzik severlere unutulmaz bir akşam yaşattı. Otelin ev sahibi Mert Aygün, misafirlerin telefon kameralarına sarıldığı o anlarda adeta bir festival alanına dönüştüğünü söyledi.