ABD'de herhangi bir sokakta gezerken karşınıza bir kadın güç simgesini hissettiren bir heykel çıkıyorsa bu bir tesadüf değil. Aslında sadece ABD'de de değil dünyanın birçok yerinde gücün anlatımı kadın heykelleri üzerinden oluyor. Peki gerçekten öyle mi? Paradoks nerede başlıyor, bu durum ne kadar eskiye dayanıyor? New York'ta özgürlük heykeline bakıp uzun uzun düşünüyorum: "Kadınlarla anlatılmak istenen hikaye ne?" acaba diye…
Bir kadın bütün dünyaya ö gürlüğün neye benzediğini anlatabiliyor. Peki gerçek kadınların özgürlüğü, başarıları ve hikâyeleri neden hâlâ kendilerine ait bir kaide bulmak zorunda? "Bir şehrin en büyük eşitsizliği, tam ortasındaki heykelde saklı olabilir mi?" dersiniz…

UZUN ZAMANDIR TARTIŞILIYOR
Bence öyle, çünkü Amerikalıların kamusal alandaki heykellerini inceleyen sanat tarihi araştırmacısı Sierra Rooney'nin paylaştığı verilere göre, ABD'de kadın heykellerinin önemli bir bölümü, tarih boyunca yaşamış ve bir şey başarmış kadınları değil, özgürlük ya da barış gibi soyut kavramları temsil eden figürleri anlatıyor. Özgürlük Heykeli, dünyanın dört bir yanından gelen insanlar için özgürlüğün, umudun ve yeni bir hayatın sembolü oldu. New York'un silüetinde bir kadın var ve bütün dünya ona bakıyor. Öğreniyorum ki kadınları temsil eden alegorik figürlerin, gerçek kadınlara adanmış anıtlardan çok daha yaygın olmasıyla ilgili uzun zamandır bir tartışma varmış. Özgürlük, zafer, adalet, barış… Bunların hepsi kadın bedenleri üzerinden anlatılabiliyor. Fakat o özgürlük için mücadele eden, adalet talep eden ya da barış için hayatını ortaya koyan kadınların isimleri aynı ölçüde taşlara kazınmıyor. Demek ki kadın figürünü sevmekle kadının gerçek hikâyesini anlatmak aynı şey değil. Yüzyıllar boyunca kamusal anıtlar çoğunlukla devletlerin, orduların ve siyasi iktidarların hikâyelerini anlattı. Bu alanlara erişimi daha fazla olanlar da ağırlıklı olarak erkeklerdi. Dolayısıyla anıtlar yalnızca geçmişi yansıtmadı, geçmişin hangi bölümünün hatırlanmaya değer bulunduğunu da belirledi. Kadın figürleri ise özgürlüğün, barışın, anneliğin ve adaletin temsilcisi olarak kullanıldı. Yani, kadın bazen bir fikri temsil etmek için yeterince güçlüydü ama o fikrin tarihini yazan kişi olarak görülmekte aynı ölçüde şanslı değildi.

KORKUSUZ KIZ
Wall Street'in kalbinde New York borsasının tam karşısında duran küçük kız heykeli var. Adı; fearless girl, yani korkusuz kız. Ellerini beline koymuş, başını dik tutmuş şunu söylüyor: "Ben buradayım beni görmezden gelemezsiniz." Vahşi kapitalizmin karşısında bir tarafta piyasanın hırsını ve gücünü temsil eden boğa, diğer tarafta korkusuzca duran kız. Gerçek bu değil elbette, semboller böyle. Bugün bu tablo değişiyor. San Francisco'dan New York'a, farklı şehirlerde kadınların tarihini kamusal alana taşıyan projeler hayata geçiriliyor. Wisconsin'de sivil haklar öncüsü Vel Phillips için anıt girişimleri de bu arayışın bir parçası. Kadınlar artık şehirlerin hafızasını yeniden kurmak için çalışıyor.

PARİS VE VİYANA'YA BAKALIM
Paris denince akla devrim, cumhuriyet, sanat ve özgürlük geliyor. Fransız Cumhuriyeti'nin kadın figürü Marianne, ülkenin en güçlü sembollerinden biri. Pullarda, belediye binalarında, resmî mekânlarda karşımıza çıkıyor. Özgürlüğü ve cumhuriyet idealini temsil ediyor. Fransız Devrimi'nin kadınları da vardı. Olympe de Gouges, kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olması gerektiğini savundu. Ancak devrimin eşitlik söylemi, kadınlar söz konusu olduğunda sınırlarına çarptı. Kadın figürü cumhuriyetin yüzü olabilir, ama cumhuriyetin tarihini anlatan anıtların merkezinde erkekler durabilir.
Viyana'nın meydanlarında ve parklarında dolaşırken insanın gözü kadın figürlerine sık sık takılıyor. Çeşmelerde, bahçelerde, anıtlarda kadın bedenleri var. Avusturya'nın kadın figürü Austria da ülkeyi temsil eden sembolik kişileştirmelerden biri. Ancak kadın heykellerinin çokluğu, kadınların tarihsel görünürlüğünün yüksek olduğu izlenimini oluşturmasın. Oysa heykelin kimi anlattığına bakmak gerekiyor. Bir kadın bedeni, estetik bir nesne olarak meydanın ortasında yüzyıllarca durabilir.