Sanat dünyasında yeni bir tartışma: Sanat küresel sermayeyi ve politik gücü aklamak için mi kullanılıyor? Venedik Bienali etrafında dönen İsrail pavyonu tartışmaları tam da bu soruyu yeniden gündeme taşıdı. Sadece Venedik değil aslında Türkiye'de birçok masada konuşulan bir konu bu:
"Dubai'de mi iş yapıyor? Londra'da mı yeni iş kurmuş? Kesin para aklama vardır."
Bu refleks artık sadece finans dünyasına değil, sanat piyasasına da yönelmiş durumda. Uzun süredir şeffaf olmayan finansal dolaşımlarla ilişkilendirilen meseleler var. Bir tabloya biçilen değer çoğu zaman somut ekonomik kriterlerden çok; koleksiyoncu çevresi, müzayede manipülasyonu, politik network ve prestij ekonomisiyle belirleniyor.

Bu yüzden sanat piyasası yıllardır kara para aklama tartışmalarının merkezinde yer alıyor. Özellikle offshore şirketler üzerinden alınan eserler, freeport depolarında yıllarca saklanan koleksiyonlar ve vergisiz sanat transferleri bu şüpheleri büyüttü. Ama Venedik Bienali tartışması sadece finansal değil; burada 'artwashing' denen başka bir kavram devreye giriyor. 'Artwashing', bir devletin, şirketin ya da gücün sanat aracılığıyla kendi politik imajını temizlemeye çalışması anlamına geliyor. Tıpkı 'greenwashing' gibi. Yani kültür ve sanat, sert politik gerçekliğin üstüne estetik bir perde çekiyor. İsrail pavyonuna yönelik protestoların temel iddiası da bu: Gazze'de yaşananların gölgesinde uluslararası bir sanat organizasyonunda görünür olmak, sanat üzerinden bir meşruiyet üretme çabası mı?
ANGA'nın (Art Not Genocide Alliance) çağrıları tam olarak bunu söylüyor. Bienal yönetiminin İsrail pavyonuna özel alan açması, protestolara rağmen görünürlüğü korumaya çalışması ve sanatçılara "pavyon kapanmayacak" şartı getirilmesi; eleştirmenlere göre sanatın bağımsız değil jeopolitik bir araç haline geldiğini gösteriyor. Yoksa bienaller, mega galeriler, müzeler ve sponsorluklar; devletlerin, oligarkların, büyük holdinglerin ve politik güçlerin kendilerini medeni, entelektüel, evrensel gösterdiği dev vitrinlere mi dönüştü? Venedik Bienali gibi dev organizasyonlarda şu çelişki daha görünür hale geldi: Bir yanda insan hakları söylemleri, diğer yanda milyarlarca dolarlık kültür ekonomisi. Ve işte tam bu yüzden bugün sanat dünyasında artık sadece şu konuşulmuyor:
Eser iyi mi?
Şu da konuşuluyor: "Bu görünürlük neyi aklıyor?" Evet açılan pankartlar, yürüyüşler neyi anlatıyor şimdi umarım daha iyi anlamışsınızdır.
RUSYA PROTESTOSUNUN MESAJI
Venedik Bienali bu yıl küresel politik gerilimlerin performans sahnesine dönüşmüş durumda. Pussy Riot ve Femen'in ortak protestosu çok konuşuldu. Fluoresan pembe maskeler, siyah kıyafetler, sis bombaları, "Russia kills! Biennale exhibits!" sloganları... Bir noktadan sonra performans sanatıyla gerçek protesto birbirine karıştı. Zaten Venedik'te artık kim sanatçı, kim aktivist, kim küratör, kim politik influencer anlamak kolay değil. Rusya'nın savaş sonrası ilk kez Venedik Bienali'ne dönüşü sanat dünyasını ikiye böldü. Bir taraf "Sanat evrenseldir, sansür olmaz" diyor. Diğer taraf ise "Tanklar Ukrayna'dayken burada içki eşliğinde kültürel meşruiyet üretilemez" görüşünde.

Protestocuların "Curated by Putin, dead bodies included" pankartı da tam bu öfkenin özeti gibiydi mesela. Ama işin ironik tarafı da şu tabii bienal yönetimi sürekli "Biz politik değiliz" dese de etkinliğin kendisi başlı başına politik bir tiyatroya dönüştü. Bir yanda Rusya protestoları, diğer yanda İsrail pavyonuna yönelik "Genocide Pavilion" suçlamaları... Jüri istifaları, Avrupa Komisyonu'nun fon tehdidi, İtalya içindeki siyasi bölünmeler... Sanat eserlerinden çok diplomatik krizler konuşuluyor. Herkes sansüre karşı olduğunu söylüyor ama herkes birbirinin görünürlüğünü iptal etmeye çalışıyor. Bienal Başkanı Pietrangelo Buttafuoco "Pasaportlara göre seçim yaparsak bienalin ruhu ölür" diyor. Ancak eleştirmenler de şu soruyu soruyor: Peki savaşın ortasında kültürel nötrlük gerçekten mümkün mü? Bana kalırsa protestoların gölgesinde geçen bienalde tartışma konuları tam da çağın paradokslarını sorgulatıyor. Daha çok protesto olur, bekleyelim ve görelim.