Bir insanla her şeyi paylaşmak, ona gerçekten yakın olmak anlamına gelir mi? Bu soru, ilişkilerin en sık dile getirilen fakat en az derinlemesine düşünülen yanlarından biridir. Birçok kişi, içini dökmenin, sırlarını açmanın, yaşadığı her duyguyu, her kaygıyı, her hatırayı ve her kırılganlığı karşı tarafa aktarmanın yakınlığın en sağlam, en samimi ve en güvenilir kanıtı olduğuna inanır. Oysa yakınlık, anlatılanların miktarıyla, kelimelerin sayısıyla, sırların derinliğiyle ya da açıklığın sürekliliğiyle ölçülmez. Daha sessiz, daha seçici, daha ölçülü ve daha kalıcı bir bağdır. Bu bağ, sürekli ve sınırsız bir açıklıkla değil, karşılıklı saygı, güven, mahremiyet bilinci ve olgun bir duruşla kurulur. Günlük hayatta "ben sana her şeyimi anlatıyorum" cümlesi, çoğu zaman bir güven ve bağlılık göstergesi olarak sunulur. Anlatan taraf kendini açık, dürüst, cesur ve samimi görür. Anlatılan taraf ise bu açıklığı zamanla bir sorumluluk, bir görev, hatta görünmez bir yük gibi taşımaya başlar. İlk başlarda bu karşılıklı dökülme, ilişkiyi sıcak, özel ve eşsiz hissettirir. İnsan, nihayet kendisini olduğu gibi kabul eden, yargılamayan, dinleyen birini bulduğunu düşünür. Bu his güçlüdür, rahatlatıcıdır ve kısa vadede bağı güçlendiriyormuş gibi görünür.

DİNLEYİCİ DEĞİL TAŞIYICI HALE GELİRSİNİZ
Ancak zaman geçtikçe bu sınırsız açıklık, ilişkinin dokusunu yormaya, incelttiği yeri zayıflatmaya başlar. Çünkü her şeyi paylaşmak, karşı tarafı dinleyici olmaktan çıkarıp taşıyıcı haline getirir. İnsan bir süre sonra dinlemekten çok, dinlenmek zorunda kaldığını, duygusal bir depo, bir sığınak, bir boşaltım alanı gibi kullanıldığını hisseder. Bu his, yakınlığı güçlendirmek bir yana, onu yavaş yavaş aşındırır ve sessiz, çoğu zaman dile getirilmeyen bir uzaklaşmaya zemin hazırlar.
Gerçek yakınlık, iki insanın birbirinin iç dünyasına güvenle girebilmesidir. Bu güven, sınırsız bir açıklıkla değil, karşılıklı saygı ve ölçülü bir paylaşımla kurulur. İnsan, en yakınında bile olsa, kendi iç dünyasının bazı köşelerini koruma hakkına sahiptir. Bu köşeler, kimliğin, kişiliğin, geçmişin ve mahremiyetin temelini oluşturur. Onları sürekli açmak, kendini daha anlaşılır, daha sevilebilir kılmaz; aksine, kişinin kendi sınırlarını silikleştirir, özsaygısını zedeler ve iç dünyasını ortalığa sermiş olmanın ağırlığını hissettirir. Mahremiyet kaybolduğunda, ilişki de yavaş yavaş sıradanlaşır, yorulur ve heyecanını yitirir.

DERTLEŞMEK VE DERT YIKMAK ARASINDA İNCE BİR ÇİZGİ VAR
Kültürümüzde dertleşmek, içini dökmek, derdini anlatmak her zaman önemli, değerli ve neredeyse kutsal bir yer tutmuştur. "Derdini söylemeyen derman bulamaz" sözü, nesiller boyu aktarılmış, birçok insanın diline, düşüncesine ve ilişki anlayışına yerleşmiştir. Bu sözün doğruluk payı vardır; anlatmak, paylaşmak, bazen iyileştiricidir, hafifleticidir, insanı yalnızlıktan çeker. Ancak dertleşmek ile dert yıkmak arasında ince ama kritik, çoğu zaman fark edilmeyen bir çizgi bulunur. Dertleşmek, karşılıklı bir alışveriş, bir ortaklaşma, bir omuz verme, bir birlikte taşıma çabasıdır. Dert yıkmak ise tek taraflı bir boşaltma, bir yük aktarma, bir rahatlama arayışı, bir depolama eylemidir. Birincisi ilişkiyi besler, derinleştirir, güçlendirir ve karşılıklı hale getirir. İkincisi ise zamanla tüketir, yorar, uzaklaştırır ve tek taraflı bir yorgunluk yaratır. İnsan, sevdiklerine dert anlatabilir, anlatmalıdır da. Ama her derdi, her an, her ayrıntısıyla, her duygusal yoğunluğuyla, her kırılganlığıyla anlatmak zorunda değildir. Bazı duygular, önce kendi içinde işlenmeli, yumuşatılmalı, anlaşılmalı, sahiplenilmeli, sonra paylaşılmalıdır. Bu, karşı tarafı korumak kadar kendini korumaktır da. Bu, bencillik değil, olgunluk, sorumluluk ve gerçek bir sevgi biçimidir. İnsan, neyi, ne zaman, nasıl, ne kadar, hangi niyetle paylaşacağına karar verebildiğinde hem kendini hem de karşı tarafı korur. Bu seçicilik, soğukluk, kapalılık, güvensizlik ya da uzak durma çabası değildir.

ŞU AN DİNLEMEYE HAZIR DEĞİLİM
Sınırlar, yakınlığın düşmanı değil, en sadık, en gerekli ve en koruyucu unsurudur. İki insan arasında sağlıklı ve karşılıklı kabul edilen sınırlar olduğunda, her iki taraf da nefes alabilir, kendi iç dünyasına dönebilir, dinlenebilir, toparlanabilir. Biri "şu an dinlemeye hazır değilim" ya da "bugün biraz sessizliğe, biraz kendi başıma kalmaya ihtiyacım var" diyebildiğinde, diğeri bunu kişisel bir ret, bir soğukluk, bir uzaklaşma ya da bir sevgi eksikliği olarak görmez.
Bu, olgunluğun, gerçek güvenin, karşılıklı saygının ve ilişkinin sağlıklı işleyişinin en net işaretidir. "Madem yakınız, her şeyi bilmelisin, her şeyi anlatmalısın, her şeyi paylaşmalısın" anlayışı, zamanla görünmez bir baskıya, bir zorunluluğa, bir kontrol mekanizmasına dönüşür. Baskı altında kurulan hiçbir bağ, uzun süre sağlıklı, canlı ve özgür kalamaz. Baskı, güveni değil, korkuyu, zorunluluğu ve zamanla da içten içe bir kaçma arzusunu besler. Yakınlık, aynı zamanda sessizliği de kabul edebilmek, sessizliği paylaşabilmek, sessizlikte rahat edebilmektir. Birlikte konuşmadan oturabilmek, birbirinin varlığını yük olarak hissetmeden, zorunlu bir sohbet baskısı duymadan, her an bir şeyler anlatma ihtiyacı hissetmeden yan yana kalabilmek, birçok sözden daha derindir ve daha kalıcıdır. İnsan, en yakınında bile olsa, her an konuşmak, her duyguyu dile getirmek, her düşünceyi aktarmak, her anı doldurmak zorunda değildir. Bazen en güçlü, en sahici ve en olgun bağlar, kelimelerin azaldığı, bakışların ve varlıkların yettiği, sessizliğin boğmadığı yerde güçlenir. Çünkü o noktada, anlatmaya gerek kalmadan anlaşılmak, bilinmeye gerek kalmadan kabul edilmek, ispat etmeye gerek kalmadan sevilmek mümkündür. Bu, "her şeyi bilmek"ten çok daha kıymetli, çok daha olgun ve çok daha zor bir durumdur. Sessizlik, boşluk değildir. Sessizlik, bazen en dolu, en güvenli ve en derin paylaşımdır. Sessizliği kaldırabilen ilişkiler, sözle kurulmuş ilişkilerden daha dayanıklıdır.

Unutmayın
Bir insanla her şeyi paylaşmak, ona yakın olmak anlamına gelmez. Yakınlık, anlatılanların çokluğunda, sırların derinliğinde, kelimelerin sıklığında ya da açıklığın sürekliliğinde değil, paylaşılan anların niteliğinde, sessizliklerin rahatlığında, sınırların karşılıklı kabulünde, mahremiyetin korunmasında ve birbirine nefes aldırabilme olgunluğunda gizlidir. Güven, her şeyin bilindiği yerde değil, bilinmese bile korunacağına, saygı duyulacağına, yük haline getirilmeyeceğine inanılan yerde büyür. Anlaşılmak, her şeyin dile getirilmesiyle değil, dile getirilmese bile kabul edilmekle, görülmekle, değer verilmekle, sabırla yan yana kalınmakla mümkün olur. En derin, en kalıcı ve en sahici bağlar, bazen en az konuşulan, en az dökülen, en çok saygı duyulan, en çok sessizliğe yer açılan yerlerde kurulur. Çünkü asıl yakınlık, kelimelerin ötesinde, karşılıklı var olabilme cesaretinde, birbirine nefes aldırabilme olgunluğunda, mahremiyeti koruyabilme bilincinde ve "her şeyi bilmek zorunda değilim, yine de yanındayım" diyebilme güveninde yatar. Bu bilinç oluştuğunda, paylaşmak bir zorunluluk, bir ispat, bir yük olmaktan çıkar; bir seçime, bir hediyeye, bir bağ kurma eylemine, bir ortaklaşmaya dönüşür. Ve işte o zaman, yakınlık gerçek anlamını bulur.