Yedi kişi bir daire oluşturmuşlar.
Ciddi travmalar geçirmiş ve daha sonra psikolojik sıkıntılarını atmakta zorlanmış yedi kişi...
Bir tür grup terapi ortamı.
Fakat konuşmalarını yöneten kişi uzman bir psikoterapist değil, nevzuhur "koç"lardan biri...
Hani "fitness koçu", yaşam koçu", "dekorasyon koçu", "evlilik koçu" falan var ya, öyle biri.
Kuantumcuymuş! Kuantum fiziğiyle hiçbir ilgisi yok ama iki lafın arasında "Başınıza gelen her şeyin sorumlusu sizsiniz; siz istediniz, oldu; artık istemeyin olmaz!" diyor.
Grup birden hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Koç rahatladıklarını düşünüp bu manzaraya hoşnutlukla bakıyor.
Oysa gruptakiler, çocuklukları boyunca akraba tacizine uğramanın sorumlusunun kendileri olduğunu düşünmeye zorlandıkları için ağlıyorlar.
Dehşet verici değil mi?
İnsan şaşırıyor. Bu sözde "terapi"ler; bu yalan yanlış psikolojik analizler nasıl her yeri istila ettiler?
Bir de popüler kültür var tabii.
Nasıl oldu da, gazete eklerini halkın en küçük ve sevimli "hurafeleri"ne burun kıvırıp kendi başına gelen her şeyi muğlak bir "evren" fikrine bağlayan yazarlar doldurdu?
***
İstedim ki, bugün güncel tartışmalardan uzaklaşıp yine modern insanı esir alan
popüler trendler alanına döneyim...
Geniş bir sorgulamaya yerim yetmez ama yukarıda anlattığım tablonun arkasında yatan sosyolojik zihniyete bakalım mı?
Onlarca kuşak dertlerinden, acılarından, yetersizliklerinden ve tabii gündelik hayattaki tembelliklerinden bile
hep başkalarını sorumlu tuttu. Fakat bir kez bunu yapmaya başlayınca yol "
sınıf tahlili"ne veya
dinsel, kültürel ayrımcılıkları fark etmeye kadar uzayabiliyor, malum.
Yani ruhsal sıkıntılarıma çare bulayım derken
tehlikeli sosyal hakikatlere temas etme ihtimali yüksek.
İşin gerçeği şu ki,
ekonomik- siyasal liberalizm bu huzursuzluk yaratıcı ihtimalden hep ürktü.
***
Çareyi sonunda tam karşıt uçta buldular.
Bir süredir insanları "
başıma gelen her şeyin sorumlusu benim" tezine inandırmaya çalışıyorlar.
O çok değerli gerçeği; yani hayatımızın kavşak noktalarında karar verme
özgürlüğümüzü eğip büküp bilimsel kisveli bu saçmalıklara alet ediyorlar.
Şimdi kolaysa ayıkla pirincin taşını!
Çünkü sürekli kendini suçlamanın da duygusal tacizden farkı yok! Ha başkası yapmış, ha sen kendine yapmışsın! Sonu depresyon!
Aklıma
Pierre Bourdieu'nun "
bireyciliğin dehşet verici dönüşü" tezi geliyor.
Hani "
kurban" ya başkaları ya da bizzat kendisi tarafından sürekli suçlanıyor.
Sistem paçayı kurtarıyor.
Tek nasihat de yine
Bourdieu'nun dediği gibi "
kendine yardım et!"
Ah! Ah! Madem "
Gelenek"ten koptuk, külahı önümüze koyup birçok şeyi en baştan düşünmek zorundayız.
Sıra ne zaman makro siyasetten oralara gelecek?